Bugün Türk siyasi tarihinde estirilen mutlak - butlan hadisesinin nasıl oluştuğunu ve nelere hizmet ettiğini doğru anlamak için filmi biraz geriye doğru sarmamız gerekiyor.
Tarih 18 Nisan 1999, 21. dönem milletvekili seçimleri için DSP’ye müracatta bulunan, ancak müracatı Bülent Ecevit tarafından reddedilen Kılıçdaroğlu, bu kez rotayı CHP’ye çeviriyordu.
Zaman ağlarını ilmek ilmek örerken, artık CHP içinde ışık hızıyla yükselen 3 isimden birinin de Kılıçdaroğlu olduğu görülecektir.
Kurgulanmış bir kaset komplosuyla Genel Başkanlık görevinden ayrılmak zorunda kalan Deniz Baykal sonrası, önce aday olmayacağını ifade eden, ardından keskin bir “U” dönüşüyle CHP Genel Başkanlığına göz kırpan Kılıçdaroğlu, önceden hazırlanmış senaryoya göre yürüme yolunu tayin etmişti.
CHP Genel Başkanı olduktan sonra yine bu sütunlarda kaleme aldığım “iki Kemal’den biri olmak” adlı yazımı kendisine göndermiştim.
Özetle söz konusu yazıda CHP’nin varoluşsal anlamıyla, taşıdığı tarihsel misyon ve CHP’nin hangi koşullarda vücuda geldiği, günümüzde ise taşıdığı tarihsel sorumluluğun CHP Genel Başkanlığı gibi son derece önemli ve bu kritik rolü üstlenmenin ağırlığı konusunda uyarıları içeriyordu. Nitekim CHP içinde olmadığım dönemlerde dahi CHP her zaman ilgi alanım içinde olmuştu. Zira CHP rejimi ve Cumhuriyeti inşa eden, Cumhuriyet Türkiye’sini yani devleti kuran bir parti olmasının dışında, Cumhuriyete ruhunu üfleyen, başlangıç felsefesinin ve kurucu kodlarının vücud bulmuş bir haliydi.
CHP dedemden babama, babamdan bana uzanan devrimci ve ulusçu kodların siyaset elbisesine bürünmüş bir duruşun da ta kendisiydi.
Bu bağlamda, Genel Başkanlıkları döneminde Deniz Baykal’la ve Hikmet Çetin’le karşılıklı gönderi ve iletişim içinde bulunduğumuz bir realitedir.
Gelelim Kılıçdaroğlu’nun CHP içinde giderek alenileşen konumuna ve üstlendiği güdümlü misyona. İlk icraatı parti içindeki ulusalcı ve kemalist kadroları önce pasifize etmek sonrasında ise üstlendiği gizli görev gereği onları tamamen tasfiye etmekti.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP’yi iktidara taşımak ya da Türkiye koşullarına CHP’nin sağlayacağı bir katkıyla ilgili düşüncesi ve tasarrufu olamazdı.
Recep Tayyip Erdoğan’ın AKP marifetiyle hedefi Cumhuriyeti dönüştürmek, Kemal Kılıçdaroğlu’nun görevi ise parti içindeki yönetsel kadro ile CHP’yi dönüştürmekti.
Kılıçdaroğlu CHP’si ile Erdoğan AKP’sinin hizmet ettiği misyon birebirde tıpatıp birbirinin aynısıydı.
Zira AKP’ye sufle yapan güçle CHP’ye sufle yapan güç aynı güç odağıydı.
Bu nedenle 13 kez yenilmiş Kılıçdaroğlu’nun 14. kez yenilgiye talip olmasının nelere hizmetle mükellef olduğunun derinliğini tarih yazacaktır.
SSK’dan emekli üst düzey bir devlet memurundan, devlet kuran bir siyasal oluşumun Genel Başkanlığı’na uzanan yolu hızla tırmanmış olan bu silueti ve ardındaki çok uluslu güç odaklarının varlığını saftorik partili tabana anlatırken zaman zaman zorlandığımızı hissediyorduk.
Çünkü güçlü bir siyasal figürün yanında saf tutarak güçten güç devşirmeye, devşirilmiş bu gücü siyasal ranta tahvil etmek ve popülist siyasetten beslenmek siyasetin doğası gereğiydi.
Şimdi ise takke düştü, Kel görünüverdi pozisyonundayız.
Turuncu devrimlerin mimarı, Amerikan derin devletinin operasyonel gücü ve dünyaca ünlü para spekülatörü George Soros’un finanse ettiği bir vakıftan rol kapan bir zihinsel bulanıklığın Türk halkının istikbali ve Türk devletinin bekası diye bir kaygısı olamazdı.
Bu kez, Cumhuriyet Halk Partisi - İş Dünyası Diyalog ve Dayanışma Birimi’nin, Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu imzalı davetiyle geniş katılımlı toplantısındaydım.
Yemek faslından sonra Genel Başkana soru yöneltmek isteyenler için salona çağrı yapılıyor. Anında 6 soru hazırlayarak gönderiyorum. Kılıçdaroğlu 1. sorumu salona okuyor.
“Cumhuriyet Halk Partisi Kemalizmin ışığıyla yürümeye devam edecek mi? Yoksa dünyada yeni sol, Türkiye’de yeni CHP sloganının arkasında saklanarak, eksen kaymasında inat mı edecek?”
CHP’nin Genel Başkanı cevabı içinde gizlenmiş bu soruya kırık, dökük cümlelerle cevap vermeye çalışacak. İkinci soruya geçtiğinde ise salonun havası tümden değişecektir.
Zira sorunun muhatabı olan Genel Başkan yardımcısı oradadır.
Kılıçdaroğlu salona bizzat dönerek, “Ben bu arkadaşımıza kendi imzamla cevap vereceğim” der.
Siyasetin ve Türkiye koşullarının nesnel gerçekliği bu cevabı imkansız kılmış olmalı ki, Kılıçdaroğlu’nun söz verdiği cevap halen nadastaki yerini muhafaza ediyor.
Daha sonra ilerleyen yıllarda CHP Genel Merkezi’ne “Kürt Türklerin sosyo - politiği” adlı kitaplaşmış çalışmamı gönderdim. Diğer kitaplarımla birlikte CHP Genel Merkezi kütüphanesindeki yerini koruyor.
Ancak doğrudan muhatabıyla iletişim kurmaktan imtina eden ve özellikle kaçınan Kılıçdaroğlu CHP’si hakkımda bilgi topluyor ve yayınevinden kişisel bilgilerimi istiyor.
İlerleyen zamanda ben CHP ile CHP’de benimle olan mesafesini korudu. Karşılıklı takip yerini ihtiyatlı bir beklemeye bırakmış görünüyordu.
CHP’nin kapısında “girilmez” yazmıyordu. Ancak Tamer Abuşoğlu için “giremez” yazıyordu. Bu durum 29 harften oluşan alfabemizin harfleriyle ifade bulduğu haliyle görünür değildi. Ancak ben bu durumu hissedebiliyor ve anlayabiliyordum.
Bunları neden mi yazdım? Neden Kılıçdaroğlu CHP’sinde yoktuk. Neden Özgür Özel CHP’sinde varız ? Sorumun cevabı ve meselenin mim noktası burası değil mi?
Günümüz Türkiye’si bütün yaşamsal sorunlar ertelendiği, unutturulduğu ve başka baharlara doğru ötelendiği bir zamansal geçiş dönemini yaşıyor.
CHP’ye uygulanan mutlak butlan kararı yargı eliyle uygulanan siyasal bir darbe olması hasebiyle bu konu siyasal iktidar için mevcut sorunların unutturulması yolunda güçlü bir kamuflaj niteliğinde.
Elbette CHP’ye yapılan hukuk dışı bu müdahale Türkiye’yi ilgilendiren diğer sorunlardan bağımsız değil. Her sorun aslında bir diğer sorunun varlık nedeni ve o söz konusu sorunu besleyen konumunda.
Bir hukuk garabetine dönüşen bu gayri yasal durum giderek otokratik bir yönetim biçimine yaklaşan anlayış için kabullenilir bir durum olarak gözükebilir.
Ancak Anayasal hukukla ve kuvvetler ayrılığı prensipleriyle yönetilmek ve yönetmek isteyen ekseri bir çoğunluk için başlıbaşına bir kaygı nedeni.
Yakın coğrafyamızda demokrasiyle yönetilen tek ülke olan Türkiye’nin, ABD’nin sömürgelerden sorumlu Genel Valisi konumundaki Tom Barrack tarafından yön tayin edilir olması açık bir egemenlik ihlalidir.
Yetkisiz mahkemelerin siyasal talimatlar çerçevesinde verdiği kararlar ve onun yıkıcı sonuçları, demokrasi ve Cumhuriyet adına yaşanacak kayıplarla Tom Barrack hadsizliğinin bir izdüşümüdür.
Bu manada CHP’ye yapılan bu operasyon Cumhuriyetin kendisine, Atatürk’ün devrim ve ilkelerine yapılmıştır.
Emperyal bir projenin sömürgeci anlayışına tekabül etmektedir.
Görünüş o ki, mahkeme kararıyla CHP’nin AKP kanadını kuran Kılıçdaroğlu’nun, mevcut siyasi iktidarın CHP içindeki aparatı olduğu ayan beyan ortada olup, karşı çözüm ise silkinerek ve birleşerek bu çullanma politikasına ‘dur’ diyerek direnmekten geçmektedir.