Bazen okumak araştırmak incelemek, bakmak ve görmek adına internette ve sosyal medyada gezinir dururum… İlginç ve değerli bulduklarımı sizlerle paylaşırım biliyorsunuz… Bugün kendisine yazar denilen ama o yazmak fiilinden hareketle farklı mesajlar veren sevgili İhsan Oktar Anar kardeşimizin uzun yıllar önce kaleme aldığı bir yazısı dikkatimi çektiği için paylaşma gereği hissettim... Başlık belki itici gelebilir ama aslında hemen hemen her gün kullandığımız “bok” sözünün bu kadar anlam kazanacağını doğrusu düşünmezdim… Kaldı ki üzerinden 27 sene geçmiş bu yazının…

Şimdi yazılsa belki bu defa daha farklı kaleme alınabilirdi. Örneğin o çocuklara büyüyünce ne olacaksın? Denildiğinde verecekleri cevabı az buçuk tahmin edebiliyorum... Eskiden çocuklara sorulduğunda, ağırlıklı olarak Doktor, Avukat, Hâkim, Savcı, Mimar, Mühendis diyenler ön plana geçerdi. Ama şimdiki tercihlerde durumun çok değiştiğini rahatlıkla söyleyebilirim...
Bunun yanısıra vahim bir durum daha var tabii... O çocuklar hatta gençler okuyup ülkesine faydalı birey olmak isteyenler mevcut düzende çareyi kendi ülkesine hizmet etme yerine yurt dışına gitmede arıyor… Çünkü bizim ülkemizde yetişmiş Liyakatli insanlara yeterince hak ettiği değer verilmiyor. Dahası zanaatkâr olmayı isteyenler ve meslek sahibi olmaya ilgi gittikçe azalıyor. Düşünün doğru dürüst usta bulunamıyor. Var olanların büyük çoğunluğu ise burnundan kıl aldırdığı yetmiyormuş gibi yaptığı küçücük bir işte akıllara ziyan ücret talep ediyor. Bunda kaybolan ahlak ayrı bir konu... Örneğin, çoğalan Üniversitelerden mezun olanlar artık asgari ücretle çalışacak iş bulamıyor. Eğer iktidar partisine yakın bir aileye sahipseniz sıkıntı yaşamıyorsunuz. Peki ya gerisi? İşte onlarda illegal işler yapanların eline düşüyor...
Neyse lafı uzatmadan İhsan Oktay Anar’ın, 1999 yılında Öküz Dergisi’nin 58. Sayısında çıkan “‘Bir Bok Olmak’ İsteyenler” başlıklı yazısını okuyalım en iyisi…
-Çocuklara "büyüyünce ne olacaksın?" diye sorulur genellikle. "büyüdüğünde ne yapacaksın?" diye sorulmaz. Belki de bu yüzden, Türkiye "bir bok olanların" çok, "bir şey yapanların" ise az olduğu bir ülke. Bir bok olanları ya da olmaya çalışanları suçlamıyorum; daha doğrusu, onların bir suçlu mu yoksa kurban mı olduklarına karar vermekte zorlanıyorum. Öyle ya! Toplumumuzun asıl kültürü, bir "hayatta kalma kültürü". İktidar çok önemli. Televizyonlarda sıklıkla gecekondu insanları için hazırlanan programlara bakın bir! Güç sembollerini hemen görüverirsiniz. Aynı şeyleri (belki daha yoğun bir şekilde) sokağa çıktığınızda da görebilirsiniz: asık surat, pırlantalı (sahte veya hakiki) şövalye yüzüğü, kalın ve külhani ses tonu ve elbette (özellikle erkekler arasında) "sen", "canım", "şekerim" diye hitap etme usulü... Adam "bir bok olmuş ki" böyle davranıyor ve gücünü hissettirmeye çalışıyor. Fakat onu suçlamamız gerekmez; çünkü bir toplumun bireyleri, ne kadar ezik iseler o kadar ezici olabiliyorlar!

İşin daha da trajik yönü, Türkiye'de bir yerlere gelmekteki temel amaç, problem çözmekten çok, "söz hakkına sahip olma" ve kendi gerçekliğini başkalarına hissettirme. Uygar ülkelerde yönetici olmak çok daha büyük yükümlülükleri yerine getirmeyi gerektirir. Her şeyden önce problem çözmeyi bilmeniz gerekir. Bu yüzden okuyucuya, "yöneticiliğe" bir problemle gitmesini önerebilirim. Onun işi budur: karar alma ve problem çözme...

Öte yandan bana, yazar olmak isteyen bazı gençler gelir (sanki ben yazmayı çok iyi biliyormuşum gibi...). Onlara, "yazar olmak" ile "yazmanın" farklı farklı şeyler olduğunu hatırlatırım. Birincisi kolay, ikincisi ise zordur. Daha doğrusu ilki bir statü, ikincisi ise bir eylemdir. Ayrıca bir yazarın kendi kitaplarından daha ünlü ve hayranlık uyandırıcı olması garibime gider. Yazar baba, eser ise onun çocuğudur. Bu bakımdan, eserlerin yazarlardan daha önemli olduğuna inanırım. İki yıldan beri basından uzak durmanın temel nedenlerinden biri de bu. (İkinci sebebi, benim "kronik sosyal fobim" olduğunu itiraf etmeliyim.)

Asıl konuya gelelim: ülkemiz bir bok olmaya susamış insanlarla dolu. Bu konuda bir çözüm öneremeden duramayacağım: toplumumuzun bireylere sunduğu kimlikler çok az. Erkek kimliği ya da cinsel kimlikler, bir futbol takımı o mu kimliği, bir siyasi kimlik, vs... Yine de devletin bu "kimlik buhranlarını" çözmek konusunda yapacak bazı şeyleri olduğuna inanıyorum. Her şeyden önce, bu ezik topluma şöyle bir adlandırılış yapılacak "unvanlar" tahsis edilmeli. Yahut unvanların sayısı arttırılmalı... Söz gelimi, Rektör olmaya can atan akademisyenlerden sadece bir tanesi değil, en az üçünü "doyurmak" için her üniversitede üç rektörlük fakültesi birkaç dekan kadrosu verilmeli. Milletvekillerinin sayısı 1500'e çıkarılmalı. Bu garibanları doyurmak, aynı zamanda bir sevaptır. Bundan da öte, "lord" unvanı tahsis edilmeli. Okuyan her ikinci bir "lordu" olmalı: Çemişgezek lordu, Sındırgı lordu, Acıpayam lordu gibi asil insanlar olmalı ülkemizde. Peki bunları neden yapmamız gerekiyor? Ülkemiz insanları açtır ve bu açlık Etiyopya'daki açlıktan daha beterdir. Çünkü insanlar tok ama şöhrete susamıştır.
Bu aylık yazım bu kadar... Şimdi viyolonsel çalışacağım ve bu aletin tür sesinden komşularım rahatsız olacak. Ayrıca, benden 10 yaş küçük müzik hocam Barış'tan azar işitmeyi istemem. Evet, viyolonsel çalacağım, çünkü çalmak bana zevk veriyor. Yoksa bir bok olmak için değil... Çünkü bir bok olmak isteyenler, alt tarafı bir bok olurlar.

İhsan Oktay Anar

HEPİNİZE İYİ HAFTALAR