Türkiye’de siyaset uzun yıllardır sert tartışmaların, ideolojik kamplaşmaların ve ağır mücadelelerin alanı oldu. Ancak bugün yaşadığımız sorun artık yalnızca siyasi görüş ayrılığı değil; çok daha derin bir meseleyle karşı karşıyayız: Güven kaybı…
Özellikle milliyetçi, ulusalcı, Atatürkçü ve devlet hassasiyeti taşıyan seçmen kitlesi yıllardır oy verirken sadece partiye değil; kişiliğe, karaktere, mücadeleye, dik duruşa ve omurgaya da oy verdi. Çünkü bu seçmen için siyaset yalnızca makam değil, memleket meselesiydi.
İnsanlar kimi zaman ekonomik sıkıntılarını ikinci plana attı, kimi zaman çevresinden tepki gördü ama yine de “Bu adam mücadele ediyor” diyerek destek verdi. Kar yağışında mitinglere gitti, cebindeki son parayla kampanyalara katkı sundu, sosyal baskılara rağmen savunduğu insanların arkasında durdu.
Peki sonra ne oldu?
Bir sabah kalkıyoruz ve yıllarca en ağır eleştirileri yapan siyasetçinin, dün “asla” dediği partinin rozetini taktığını görüyoruz. Dün ekranlarda sert sözler söyleyenler, bugün aynı masada gülümseyerek poz veriyor. Dün “yanlış” dediklerine bugün “doğru” demeye başlıyorlar.
İşte toplumun siyasete olan güvenini asıl bitiren şey tam da budur.
Çünkü seçmen fikir değiştirilmesine değil, samimiyetsizliğe öfkeleniyor. İnsanlar hata yapılmasını affedebilir ama kandırılmış hissetmeyi affetmiyor.
Rahmetli Süleyman Demirel’in siyasetin pragmatik doğasını anlatan meşhur bir sözü vardı tamda günümüzü anlatan, yumuşak hali;
“Eskiden oradan bize vuruyordu, şimdi biraz da buradan bizi savunsun.” (Varsın muhatapları orijinal halini üzerine alınsın!)
Belki siyasetin doğasında geçişler vardı. Ancak bugünün Türkiye’sinde mesele artık siyasi esneklik olmaktan çıkmış, doğrudan seçmen iradesinin istismarı haline dönüşmüştür.
Çünkü bir kişi başka bir partiye kendi şahsi oyuyla gelmiyor. Onu oraya taşıyan milyonların inancı, emeği ve güvenidir. Siz bir partinin bayrağıyla seçime girip, seçildikten sonra tam karşı cepheye geçiyorsanız; sadece rozet değiştirmiyorsunuz. Size oy veren insanların iradesini de başka bir yere taşıyorsunuz.
Bu yüzden mesele yalnızca hukuki değil, aynı zamanda ahlaki bir meseledir.
Elbette siyasette ayrılıklar olabilir. İnsan fikir değiştirebilir. Partisiyle anlaşamayabilir. Haksızlığa uğrayabilir. Önü kesilebilir. Böyle durumlarda yeni bir siyasi yol çizmek demokratik bir haktır.
Ancak etik olan şudur:
Eğer seçildiğiniz siyasi kimliği terk ediyorsanız, makamı da bırakmalısınız.
Bir belediye başkanı başka partiye geçmek istiyorsa önce belediye başkanlığından istifa etmelidir.
Bir milletvekili ideolojik olarak başka bir yere savrulduğunu düşünüyorsa önce milletvekilliğini bırakmalıdır.
Çünkü o koltuk artık şahsi değil, seçmenin emanetidir.
Ne yazık ki bugün tam tersini görüyoruz. İnsanlar istifa ederek millete dönmek yerine, gücün olduğu yere yanaşmayı tercih ediyor. Kimi siyasi geleceğini kurtarmaya çalışıyor, kimi makamını koruyor, kimi hakkında yürüyen süreçlerden sıyrılmanın hesabını yapıyor.
Ve toplum bütün bunları görüyor.
Bu yüzden artık insanlar siyasetçilerin utanma duygusunu kaybettiğini düşünmeye başladı. Çünkü dün en ağır sözleri söyleyenlerin bugün hiçbir şey olmamış gibi aynı safta yer alabilmesi, vicdanla açıklanabilecek bir durum değildir.
Siyasetin en büyük sermayesi güvendir.
Güven kaybolursa geriye sadece hesap kalır.
Bugün Türkiye’de siyasetin en büyük krizlerinden biri ekonomik kriz değil, güven krizidir.
Belki de artık siyasi partiler şu soruyu kendilerine sormalıdır:
“Biz gerçekten milleti mi temsil ediyoruz, yoksa sadece transfer pazarı mı yönetiyoruz?”
Çünkü seçmen artık sadece ne söylendiğine değil, kimin ne kadar samimi olduğuna bakıyor.
Ve unutulmamalıdır:
Millet bazen susar…
Ama hafızasını asla kaybetmez.